Hamilelikte kalsiyum

Kalsiyum (Calcium, Ca) alımının yeterli düzeyde olması kadınlar için sadece hamilelik döneminde değil hayatın her döneminde önemlidir. Hamilelik döneminde kalsiyum annede kemik erimesi gelişmemesi için ve bebekte kemik, diş gelişiminin sağlıklı olabilmesi için gereklidir. Bunun dışında da kalsiyumun vücutta çeşitli görevleri vardır. Gebelik döneminde yeterli kalsiyum alınmazsa bebeğin gelişimi için gereken kalsiyum annenin kemiklerinden karşılanır, bu da annede kalsiyum eksikliğine ve ileriki yıllarda kemik erimesi (osteoporoz) oluşmasına zemin hazırlar.

Hamilelikte kalsiyum ihtiyacı ne kadardır?
Gebelik döneminde bir kadının günde 1000 miligram (1 gram) kalsiyum alması gerekir. Eğer kadın 18 yaş altında ise günlük kalsiyum ihtiyacı 1300 mg’dır.

Hamilelikte kalsiyum ilacı takviyesi kullanmak gerekir mi?
Hamileler için günlük belirlenen 1000 mg kalsiyum ihtiyacı yiyecek ve içeceklerle yeterli miktarda alabilen hamilelerin ayrıca kalsiyum ilaç takviyesi kullanması gerekmez. Ancak besinlerle yeterli miktarda kalsiyum alamayan hamilelere ek kalsiyum ilaç takviyesi gerekir.
Gebelikte kullanılan multivitamin hapları da kalsiyum içerirler ancak bunlarda genellikle 125 mg civarında az miktarda kalsiyum bulunur. Anne adayı besinlerle yeterince kalsiyum alamıyorsa buradan gelecek 125 mg kalsiyum yeterli olmaz. Bu nedenle süt, yoğurt gibi kalsiyumdan zengin besinler alamayan anne adaylarına vitamin hapı dışında ayrıca kalsiyum hapları (genellikle suda eriyen haplardır) verilir.

Kalsiyum içeren besinler:
Süt, yoğurt, peynir kalsiyumdan en zengin besinlerdir. Bunun dışında kuru kayısı, ceviz, fındık, badem, alabalık, koyu yeşil yapraklı sebzeler ve kuru baklagiller kalsiyum açısından zengindir. Aşağıda bazı yiyecek ve içeceklerdeki yaklaşık kalsiyum miktarı verilmiştir:
– 100 ml süt: 125 mg kalsiyum içerir
– 1 su bardağı inek sütü: 250 mg kalsiyum içerir
– 1 su bardağı yoğurt: 250 mg
– 1 dilim (30 gram) beyaz peynir ortalama 100 mg (peynirin çeşidine göre değişir)
– 1 avuç fındık veya badem : 50 mg
– 1 avuç kuru üzüm: 30 mg

Laktoz intoleransı olanlar için:
Laktaz enzim eksikliği (laktoz intoleransı) olan insanlarda normal laktoz içeren sütler gaz, şişkinlik gibi rahatsızlıklar oluşturduğu için bunları tüketemezler. Bu durumda yoğurt, ayran, cacık, peynir bol kalsiyum içeriğinden dolayı en uygun besinlerdir. Ayrıca laktozsuz sütler tüketilebilir. Bunun dışında kalsiyum içeriği daha az olsa da fındık, badem, portakal, mandalina, kuru üzüm, yeşil sebzeler de kalsiyum desteği sağlayabilir, ancak bu yiyeceklerdeki kalsiyum miktarı süt ürünleri kadar fazla değildir bu nedenle tek başlarına yeterli olamazlar.

Sonuç olarak; yukarıdaki listede görüldüğü gibi süt ve yoğurt kalsiyumdan en zengin ve tüketimi en kolay besinlerdir. Günde 3 su bardağı süt veya 3 su bardağı kadar yoğurt (veya yarı yarıya olabilir) tüketebilen bir hamile bayan ortalama 750 mg kalsiyum bunlardan alacaktır, kalan 250 mg kalsiyumu da gün içerisinde tükettiği sebzelerden, meyvelerden, diğer besinlerden alabileceği için ek kalsiyum ilaç takviyesi almasına gerek kalmaz.

Ancak yeterli miktarda süt ve yoğurt tüketemeyen bir anne adayı diğer besinlerle günlük 1000 mg kalsiyum ihtiyacını tamamlayamaz. Sebzeler, meyveler, kuru meyveler, fındık, badem gibi besinler az miktarda kalsiyum içerdiklerinden bu besinlerle 1000 mg kalsiyum alımını tamamlamak için çok fazla tüketmek gerekecektir, bu da mümkün değildir ve ayrıca çok fazla kalori yükü ile aşırı kilo alımına neden olacaktır. Bu nedenle süt ve yoğurdu yeterince tüketemeyen anne adayları ek kalsiyum tablerleri ile desteklenmelidir. Gebelikte kalsiyum, magnezyum, vitamin, folik asit, demir hapı veya herhangi bir ilacı asla doktorunuza danışmadan kullanmamalısınız.

RAHİM AĞZINDA OLMASI Kimlerde daha sık görülür

PLASENTANIN ÖNDE, RAHİM AĞZINDA OLMASI
Plasentanın bebeğin doğum yolu üzerine rahim ağzına yerleşmesine plasenta previa denir. Normalde plasenta rahim ağzı üzerinde bulunmaz, rahmin yanlarında veya yukarıda fundusta bulunur. Plasentanın yeri ultrason muayenesinde net olarak gözlenebilmektedir. Plasenta previa tanısı ultrason ile konur. Yaklaşık 300 gebelikte bir oranında görülür.

Plasenta serviksi (rahim ağzını) tamamen veya kısmen kapatabilir veya sadece servikse yakın bulunabilir, buna göre 4 tipi vardır:
– Plasenta previa totalis: Plasenta internal servikal osu tamamen kapatmıştır. En sık görülen tip budur (%40).
– Parsiyel plasenta previa: Plasenta serviksin internal osunu kısmen kapatmıştır.
– Marjinal plasenta previa: Plasenta serviks internal osun kenarında yerleşmiştir, kanalı kapatmamıştır ancak yine de kanamaya neden olabilir.
– Aşağı yerleşimi plasenta (Low-lying placenta): Plasenta alt uterin segmente uzanmıştır ancak servikal osun üzerinde veya sınırında değildir.

plasenta previa
Resmi büyütmek için üzerine tıklayın

Kimlerde daha sık görülür? Risk faktörleri?
– İleri anne yaşı
– Multiparite
– Sigara
– Çoğul gebelik (ikiz, üçüz) olması
– Daha önce küretaj geçirmiş olmak
– Daha önce sezaryen geçirmiş olmak
– Daha önce rahim ameliyatı geçirmiş olmak
– Daha önceden plasenta previalı gebelik geçirmek
– Erkek fetuslarda daha sık görülmektedir
– Yüksek rakımda yaşayanlarda daha sık görüldüğünü bildiren araştırmalar vardır. (Oksijen azlığından dolayı plasenta kompase etmek için yüzey alanını genişletiyor.)

İlk bulgusu lekelenme tarzında açık kırmızı vaginal kanamadır. Bu kanama şiddetli de olabilir. Kanama sırasında rahimde kasılma olmaması ve hastanın ağrı hissetmemesi plasenta previa için karakteristik bulgulardır. Ancak bazen beraberinde doğum sancısı şeklinde ağrılar görülür.

Bazı durumda plasenta previa plasentanın erken ayrılmasına neden olur.

Plasenta previa kanaması bebek olgunlaşmadan önce meydana gelmişse ve kanama miktarı azsa bebeğin olgunlaşmasına izin verilir. Annenin fiziksel aktivitesi de plasentadan kanamayı başlatabilmektedir. Bu nedenle hastanın fiziksel aktivitesi kısıtlanarak yatak istirahatine alınır.

Cinsel ilişki de kanamayı başlatabileceğinden plasenta previalı hastalarda yasaklanır. Takipler sırasında bebek olgunlaşması tamamlandığında veya vaginal kanama ciddi boyutlara ulaştığında doğuma karar verilir.

Kanama anne hayatını ve bebeği tehdit edecek kadar çoksa sezaryen ile acil doğum kaçınılmazdır. Yine gebeliğin miadında olduğu kanamalarda beklemek gerekmez ve doğum gerçekleştirilir. Doğum çoğunlukla sezaryenle olmaktaysa da nadiren plesentanın rahim ağzını fazla kapatmadığı durumlarda ve az kanama olan durumlarda normal doğum da olabilmektedir.

VAZA PREVİA
Plasentadan bebeğe uzanan kordon damarları normalde amnios sıvısının içinden geçerler. Vasa previa durumunda ise damarlar amnios zarı üzerinde dallanma gösterirler. Bu dallanma genelde serviks hizasında olur. Üzerlerinde koruyucu Wharton jeli tabakası olmayan bu damarlar kese açıldığında kolaylıkla yırtılıp kanamaya neden olurlar. Kaybedilen kan fetusun kanı olduğundan fetal distres gelişimine ve kısa zamanda bebeğin ölmesine neden olabilir. Kanama olmasa bile bu damarlar basıya duyarlı olduklarından sıklıkla fetal distrese neden olurlar. Kanama ya da fetal distres olduğunda acil sezaryen gerekir.
Vaza previa IVF (tüp bebek) gebeliklerinde daha sık görülür.

Plasenra akreata (ve inkreta, perkreata) tanısını

PLASENTA AKREATA (BEBEĞİN EŞİNİN RAHİM DUVARINA YAPIŞMASI)

PLASENTA İNVAZYON ANOMALİLERİ
Plasenta yani halk arasındaki deyimiyle bebeğin eşi normalde rahim iç duvarına hafifçe yapışıktır ve doğum sonrasında veya sezaryen sırasında kolayca ayrılabilir. Plasentanın rahim duvarına yapışması derin ve sıkı bir şekilde olursa buna plasenta akreata (placenta accreta) denir. Bu yapışma rahim duvarındaki kas tabakasına ulaşacak kadar daha derin olursa plasenta inkreata denir, rahim duvarının dışına geçecek kadar hatta çevredeki mesane gibi organlara ulaşacak kadar derin yapışma durumuna plasenta perkreata denir. Vakaların %75’i akreata, %15’i inkreata, %10’u perkreata şeklindedir. Bu plasenta yapışma anormalliklerine genel olarak “plasenta invazyon anomalileri (plansenta adezyon bozuklukları)” denir.

Daha önce sezaryen veya rahim ameliyatı (myom ameliyatı gibi) geçirenlerde daha sık görülür. Özellikle son yıllarda sezaryen oranlarının artması ile plasenta akreata sıklığına 1000 doğumda 1 olacak şekilde artmıştır. Geçirilen sezaryen sayısı arttıkça plasenta akreata riski artar, 3-4 sezaryen geçirenlerde risk %70’leri bulur.
Gebelik sırasında ultrasonla plasenta previa (bebeğin eşinin önde olması) tanısı konulanlarda plasenta akreata eşlik etme riski vardır.

plasenta akreata perkrea inkreata
Resmi büyütmek için üzerine tıklayın
Risk faktörleri:
– Plasenta previa
– Sigara
– Multiparite
– Sezaryen, metroplasti gibi uterin ameliyatları geçirmiş olmak

Tanı:
Plasenra akreata (ve inkreta, perkreata) tanısını doğumdan önce koymak mümkün değildir. Muayene veya ultrasonogtafi ile tanı konulamaz. Normal doğum veya sezaryen sırasında plasentanın anne rahminden ayrılmaması ile tanı konur. Bazen plasenta ayrılır fakat bazı parçaları rahim içerisine yapışık kalır, yani ayrılma tam olmamıştır, bu da kanamaya neden olur. Doğumdan önce tanı çok nadir olarak öyküsünden dolayı şüphelenilen, ultrasonografi veya MR ile değerlendirilen bazı gebelerde mümkün olabilir.

Tedavi:
Plasenta akreatayı önlemek mümkün değildir. Tanı konulduğu anda eğer anne normal doğum yapmışsa küretaj ile bebeğin eşi veya rahim içerisinde kalan parçaları temizlenebilir. Bazen bu mümkün olmaz ve aşırı kanamayı durdurmak için ameliyat ile rahmin tamamını almak gerekebilir. Sezaryen sırasında da benzer şekilde ramin alınmasını (histerektomi) gerektirecek kadar fazla kanamaya neden olabilir. Anne hayatını tehlikeye sokacak kadar ciddi kanamalar meydana gelebilir. Ancak rahmin alınması her zaman gerekmez, çoğunlukla plasenta rahim duvarından zorla da olsa ayrılır ve kalan parçalar temizlenince kanama durur.

Konservatif tedavi: Bazı araştırmalarda plasenta akreata tanısı olan doğumlarda plasentayı ayırmaya çok zorlamadan ve rahimi ameliyat ile almadan, plasentayı yerinde bırakarak ameilyatın sonlandırışması, hastanın takip edilmesi denenmiştir. Takip sırasında metotrekat verilen veya uterin arter embolizasyonu uygulanan hastalar olmuştur. Bu hastaların bir kısmıda plasentanın ayrıldığı ve kendi kendine emilerek kaybolduğu izlenmiştir. Ancak konservatif tedavi henüz pratikte rutin olarak uygulanmamaktadır.